Kimya Mühendisleri Odası (KMO) İstanbul Şubesi’nin Endüstriyel Yangınlar ve Patlamalar Raporu 2025 Yayımlandı
Kimya Mühendisleri Odası (KMO) İstanbul Şubesi’nin tespitlerine göre 2025 yılında, Türkiye’de 755 endüstriyel yangın ve patlama meydana gelirken bu olayların 700’ü endüstriyel yangın, 55 ‘i ise endüstriyel patlama olarak sınıflandırılmıştır. Gerçekleşen bu endüstriyel yangın ve patlamalarda 20 işçi hayatını kaybetmiş, 173 işçi yaralanmıştır.
Yüzlerce kişi ise yangından sonra ortaya çıkan boğucu ve zehirleyici gazlardan etkilenmiş, bu kişilere olay yerinde müdahale edilmiştir. Tespit edilen yangın ve patlamaların %19’i metal, %18‘ü ağaç, kağıt, mobilya, %17’ü tekstil, %12‘u kauçuk, plastik ve %9‘si gıda sektörlerinde faaliyet gösteren endüstriyel tesislerde gerçekleşmiştir.

2025 Yılı Verilerinin Yorumlanması ve Önceki Yıllar ile Karşılaştırılması
2018–2025 yılları arasında meydana gelen endüstriyel yangın ve patlamalara ilişkin ölü ve yaralı sayıları incelendiğinde, yangın ve patlama sayısındaki yıllık dalgalanmalara rağmen ölümlerin belirgin biçimde azalmadığı, bazı yıllarda ise tekrar artış eğilimi gösterdiği görülmektedir.

2021 yılında 8 ölüm ve 114 yaralanma kaydedilmişken, 2023 yılında ölüm sayısı 22’ye, 2024 yılında ise 30’a yükselmiştir. Son sekiz yılın ölüm ortalaması yaklaşık 24 olup, 2025 yılı bu ortalamanın altında kalmakla birlikte genel eğilimde anlamlı bir iyileşmeye işaret etmemektedir. Yaralanma sayılarının ise 2021 yılından itibaren artış eğilimi gösterdiği ve 2025 yılında son beş yılın en yüksek seviyesine ulaştığı tespit edilmiştir.
Elde edilen bulgular, endüstriyel yangın ve patlamaların yalnızca nicelik açısından değil, sonuçlarının şiddeti bakımından da değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Ölüm ve yaralanma verilerindeki artış eğilimi, mevcut önleyici tedbirlerin ve risk kontrol mekanizmalarının yeterli etkinlikte uygulanamadığını göstermektedir. Bu durum, proses güvenliği ve iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarının bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Yıllara göre endüstriyel yangın ve patlama sayıları incelendiğinde, 2025 yılında da 2024 yılına benzer şekilde önceki yıllara kıyasla dikkat çekici bir artış eğiliminin sürdüğü görülmektedir. 2018 yılında kaydedilen 436 yangın ve patlamanın ardından sayılar dalgalı bir seyir izlemekle birlikte, 2021 yılında 394 ile en düşük seviyeye gerilemiş, takip eden yıllarda ise yeniden artış göstermiştir. 2024 yılında tespit edilen 755 yangın ve patlama, son sekiz yılın en yüksek değeri olarak kayıtlara geçmiştir

Söz konusu artışın değerlendirilmesinde, yalnızca yangın ve patlama sayıları üzerinden bir yorum yapılması yeterli değildir. Raporun hazırlanma sürecinde veri kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve bilgi erişim kanallarının genişletilmesi, yangın ve patlamaların daha kapsamlı ve doğru şekilde tespit edilmesine katkı sağlamış olabilir. Bu durum, gözlenen artışın hem gerçek yangın ve patlama sayısındaki yükselişi hem de veri görünürlüğündeki artışı birlikte yansıtıyor olabileceğini göstermektedir. Bu nedenle, farklı yıllara ait verilerin karşılaştırılmasında veri toplama yöntemlerindeki değişkenliklerin dikkate alınması gerekmektedir.
Bu çerçevede elde edilen bulgular, endüstriyel yangın ve patlamaların ülkemiz açısından güncelliğini koruyan önemli bir risk alanı olduğunu; bu alanda yürütülen önleyici çalışmaların, denetim mekanizmalarının ve teknik kapasitenin geliştirilmesinin gerekliliğini bir kez daha ortaya koymaktadır.

Son beş yılda gerçekleşen endüstriyel yangın ve patlamaların sektörlere göre dağılımı incelendiğinde, tekstil, ağaç kâğıt- mobilya, metal ile kauçuk ve plastik sektörlerinin tüm yıllarda öne çıktığı görülmektedir. Bu sektörlerde meydana gelen yangınların veya patlamaların birçoğunun yetersiz temizlik ve tertip düzenden kaynaklanan malzeme veya kalıntı maddelerin getirdiği yüksek yanıcı madde yükü, elektrik tesisatındaki arızalar, ekipmanların aşırı ısınması, mekanik kaynaklı kıvılcımlar ve bakım-onarım süreçlerinde alınmayan önlemlerden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Özellikle lifli, gözenekli ve düşük tutuşma enerjisine sahip malzemelerin yoğun olduğu tekstil ile ince ahşap tozlarının bulunduğu ağaç kağıt- mobilya sektörlerinde, küçük bir kıvılcımın veya ısı kaynağının patlamalara veya kısa sürede büyük çaplı yangınlara dönüşebildiği görülmektedir. Petrokimya ve yağ sektörlerinde patlamalar genellikle uçucu organiklerin sızıntı veya kaçak sonucu ortamda birikmesi ve ardından bir ateşleme kaynağı ile temas etmesi sonucu gerçekleşmektedir. Bu sektörlerde elektrikli ekipmanlar, açık alev veya sıcak işler haricinde, kimyasal tepkimelerden kaynaklanan ısı açığa çıkışı (ekzotermik reaksiyonlar) ve statik elektrik de tutuşturucu kaynaklar bakımından ön plana çıkmaktadır. Ayrıca başta tekstil sektöründe yoğun olarak kullanılan buhar kazanlarıyla birlikte farklı tiplerdeki kazanların, geçmiş yıllardaki gibi ciddi patlama kazalarına neden olduğu değerlendirilmiştir.
Metal sektöründe ise yangınlar veya patlamaların; başta sıcak iş faaliyetleri (kesme, kaynak, taşlama vb.) ve yüksek sıcaklıkta bulunan malzemelerden ortaya çıkan tutuşturucu kaynakların, yanıcı metal tozları veya diğer yanıcı maddelerle bir araya gelmesiyle ilişkili olduğu görülmektedir. Diğer taraftan demir-çelik sektörlerinde eriyen metallerin su veya nemli ortamla bir araya gelmesi sonucu, önemli termal patlama kazaları da meydana gelmiştir.
Gıda sektörü verileri patlama ve yangınların temel mekanizmasının çoğunlukla organik tozların (un, şeker, nişasta) oluşturduğu patlayıcı ortamın; elektriksel kıvılcım, mekanik veya elektrikli ekipmanların aşırı ısınmasının oluşturduğu ateşleme kaynakları ile buluşarak tutuşmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Kauçuk ve plastik sektöründe, başta eriyen plastiklerin yanıcı sıvılara benzer şekilde zorlukla kontrol altına alınan yangın davranışı göstermesi, yüksek sıcaklıkta çalışan proses ekipmanları ve termal bozunma ürünleri önemli bir risk kaynağı oluşturmaktadır.
Bu veriler, endüstriyel yangın ve patlama risklerinin sektörler arasında tesadüfi olarak dağılmadığını; aksine proses özellikleri, malzeme karakteristiği ve işletme koşullarına bağlı olarak sistematik biçimde yoğunlaştığını göstermektedir. Bu nedenle risk değerlendirme çalışmalarının sektörel farklılıklar dikkate alınarak ele alınması, her sektör için özgün teknik önlemlerin geliştirilmesi ve proses güvenliği yaklaşımının yaygınlaştırılması kritik önem taşımaktadır.

2025 yılına ait endüstriyel yangın ve patlamaların aylara göre dağılımı incelendiğinde, özellikle Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarında belirgin bir artış eğilimi gözlenmektedir Bu artış; ortam sıcaklıklarının yükselmesine bağlı olarak yanıcı maddelerin buharlaşma hızının artması, bazı kimyasal ve biyolojik süreçlerde ekzotermik reaksiyonların hızlanması ve soğutma ile havalandırma koşullarının yetersiz kalması gibi faktörlerle ilişkilendirilebilir. Ayrıca yaz aylarında depolama koşullarının bozulması, özellikle uçucu ve parlayıcı maddelerin bulunduğu ortamlarda yangın riskini artıran önemli bir etken olarak değerlendirilmektedir.
Haftalık dağılımlar incelendiğinde ise pazar günü hariç yangın ve patlamaların günler arasında benzer bir eğilim gösterdiği görülmektedir. Hafta sonu günlerinde yangın ve patlama sayılarının kısmen daha düşük olması, bazı tesislerde üretim faaliyetlerinin sınırlı olması ile ilişkilendirilebilir; ancak farkın belirgin düzeyde olmaması, endüstriyel yangın ve patlama risklerinin yalnızca aktif üretim süreçlerine bağlı olmadığını göstermektedir.
Bu durum, depolama alanları, bakım-onarım faaliyetleri, atık birikimi ve proses dışı alanların da önemli risk kaynakları olduğunu ortaya koymaktadır.
Endüstriyel yangın ve patlamalar sektör bağımsız olarak değerlendirildiğinde, geri dönüşüm ve atık bertaraf tesislerinin yüksek riskli tesis türleri arasında yer aldığı görülmektedir. 2025 yılı verilerine göre, atıkların çeşitli amaçlarla toplandığı tesislerde 55 yangın meydana gelmiş olup bu değer toplam yangın ve patlamaların yaklaşık %8’ine karşılık gelmektedir. Son beş yıllık verilerin birlikte değerlendirilmesi, söz konusu tesislerde yangın ve patlama risklerinin süreklilik gösterdiğini ve yapısal bir nitelik taşıdığını ortaya koymaktadır. Bu tesislerde özellikle organik içerikli atıkların depolanması ve işlenmesi sırasında biyolojik ve kimyasal süreçler sonucunda açığa çıkan gazlar, toz oluşumu ve kendiliğinden ısınma mekanizmaları önemli risk faktörleri olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca kullanım süreci sonrasında farklı kirleticilerle (yağ, solvent kalıntıları vb.) kontamine olmuş malzemelerin, kağıt, plastik ve benzeri yanıcı bileşenlerle birlikte bulunması, heterojen ve kontrolü zor bir yangın yükü oluşturmaktadır.
Bununla birlikte, geri dönüşüm tesislerinde yaygın olarak gözlenen düzensiz istifleme, yetersiz ayrıştırma ve depolama uygulamaları, yangının başlangıcını kolaylaştırmakta ve yayılım hızını artırmaktadır. Elektriksel ekipmanlardan kaynaklanabilecek kıvılcım riskleri ile yangın algılama ve söndürme sistemlerinin yetersizliği de bu tesislerdeki risk seviyesini artıran diğer unsurlar arasında yer almaktadır. Bu çerçevede, geri dönüşüm ve atık bertaraf tesislerinde yangın ve patlama risklerinin azaltılabilmesi için depolama koşullarının standartlara uygun şekilde düzenlenmesi, atıkların kaynağı ve içeriğine göre etkin biçimde sınıflandırılması, gaz ve sıcaklık oluşumunun izlenmesine yönelik teknik sistemlerin kurulması ve tesislerdeki elektriksel ile yangın güvenlik altyapısının düzenli olarak kontrol edilmesi gerekmektedir.
Bu alanlarda denetim ve teknik gözetim faaliyetlerinin güçlendirilmesi, risklerin kontrol altına alınması açısından kritik önem taşımaktadır.
Endüstriyel yangın ve patlamaların tesis içerisindeki konumlarına göre dağılımı incelendiğinde, yeri tespit edilebilen 451 yangın ve patlamanın 99’unun (%22) depolama alanlarında meydana geldiği görülmektedir. Bu durum, depolama faaliyetlerinin yangın ve patlama riski açısından kritik bir süreç olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Depolama alanlarında yanıcı ve parlayıcı maddelerin yüksek miktarlarda ve çoğu zaman heterojen biçimde bir arada bulunması, yangın yükünü artırmakta; yetersiz havalandırma, uygunsuz istifleme ve sıcaklık kontrolünün sağlanamaması gibi faktörler ise yangının başlama ve yayılma riskini yükseltmektedir.
Özellikle organik ve polimerik malzemelerin depolandığı alanlarda, zamanla gerçekleşen oksidasyon ve kendiliğinden ısınma süreçleri yangın oluşumuna zemin hazırlayabilmektedir.
Üretim alanlarında meydana gelen en az 63 yangın ve patlama (%14), proses koşullarının doğrudan yangın ve patlama riskleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.
Bu alanlarda yüksek sıcaklık, basınç, reaktif kimyasalların kullanımı ve enerji yoğun ekipmanlar, potansiyel ateşleme kaynakları ile değerlendirildiğinde risk seviyesini artırmaktadır. Proses ekipmanlarında meydana gelen arızalar, kontrolsüz reaksiyonlar, bakım-onarım faaliyetleri sırasında oluşan kıvılcımlar ve sıcak çalışma uygulamaları, endüstriyel yangın ve patlamaların başlıca nedenleri arasında yer almaktadır.
Baca sistemlerinde meydana gelen en az 23 yangın ve patlama (%5) ise, özellikle yanma gazlarının taşındığı hatlarda biriken yanıcı partiküller, kurum ve yağ kalıntılarının zamanla tutuşması ile ilişkilendirilmektedir.
Yetersiz temizlik ve bakım uygulamaları, baca iç yüzeylerinde sıcaklık artışına ve tutuşma riskine neden olabilmektedir. Bu kapsamda, baca ve egzoz sistemlerinin düzenli olarak temizlenmesi, sıcaklık ve akış kontrolünün sağlanması ve yangın algılama sistemleri ile izlenmesi kritik önem taşımaktadır.
2025 yılına ait endüstriyel yangın ve patlamaların illere göre dağılımı incelendiğinde, yangın ve patlamaların sanayinin yoğunlaştığı illerde belirgin şekilde kümelendiği görülmektedir.

Özellikle İstanbul (220) ve Bursa (206) illeri başta olmak üzere, Ankara (50), Adana (32) ve Kocaeli (24) gibi sanayi faaliyetlerinin yoğun olduğu illerde yüksek sayıda yangın ve patlama kaydedilmiştir. Bu beş ilin toplamı değerlendirildiğinde, yalnızca bu illerde meydana gelen yangın ve patlamaların toplam yangın ve patlamaların yaklaşık %70’ini kapsadığı görülmektedir. Bu durum, endüstriyel yangın ve patlama risklerinin coğrafi olarak homojen dağılmadığını, sanayi yoğunluğu ile doğrudan ilişkili olarak belirli bölgelerde yoğunlaştığını ortaya koymaktadır.
Bununla birlikte, yangın ve patlama sayılarının yalnızca sanayi yoğunluğu ile açıklanması yeterli olmayıp; tesis yoğunluğu, üretim teknolojileri, bakım ve işletme uygulamaları, denetim mekanizmaları ve yerel altyapı koşulları gibi faktörlerin de risk seviyesini belirleyici olduğu değerlendirilmektedir. Özellikle organize sanayi bölgeleri ile yerleşim alanlarının iç içe geçtiği bölgelerde, endüstriyel yangın ve patlamaların tesis sınırlarını aşan çevresel ve toplumsal etkiler doğurma potansiyeli bulunmaktadır.
Bölgesel dağılımlar incelendiğinde, Marmara Bölgesi’ndeki yangın ve patlamaların toplamın yaklaşık %67’sini oluşturduğu, İç Anadolu Bölgesi’nin %11, Akdeniz Bölgesi’nin %8, Ege Bölgesi’nin %6 ve diğer bölgelerin toplamda %8 paya sahip olduğu görülmektedir. Bu dağılım, endüstriyel yangın ve patlama risklerinin bölgesel olarak homojen dağılmadığını; sanayileşmenin belirli coğrafi alanlarda yoğunlaşmasına paralel olarak riskin de aynı bölgelerde kümelendiğini ortaya koymaktadır. Özellikle Marmara Bölgesi’nin tek başına diğer tüm bölgelerin toplamına yakın bir paya sahip olması, bölgesel risk yoğunluğunun boyutunu açık şekilde göstermektedir.
Endüstriyel yangın ve patlamaların en yoğun olarak gerçekleştiği il olan İstanbul’da, yangın ve patlamaların ilçe bazındaki dağılımı incelendiğinde; özellikle sanayi faaliyetlerinin yoğunlaştığı Başakşehir, Ümraniye, Tuzla, Esenyurt ve Arnavutköy ilçelerinin öne çıktığı görülmektedir. Bu beş ilçede meydana gelen yangın ve patlamaların, İstanbul genelindeki toplam yangın ve patlamaların yarısından fazlasını oluşturması, riskin il içerisinde de belirli bölgelerde yoğunlaştığını göstermektedir. Bu durum, endüstriyel risklerin yalnızca bölgesel değil, aynı zamanda il ve ilçe ölçeğinde de kümelenme eğilimi gösterdiğini ortaya koymaktadır.
Söz konusu ilçelerde sanayi tesislerinin yerleşim alanları ile yakın konumda bulunması, endüstriyel yangın ve patlamaların etkilerinin yalnızca tesis sınırları ile sınırlı kalmayarak çevresel ve toplumsal boyut kazanmasına neden olmaktadır. Bu durum, özellikle yüksek nüfus yoğunluğuna sahip bölgelerde can kaybı, yaralanma ve çevresel etkiler açısından daha geniş bir etki alanı oluşturma potansiyeli bulunmaktadır.
Önceki yıllara ait verilerle birlikte değerlendirildiğinde, İstanbul’daki endüstriyel yangın ve patlamaların benzer ilçelerde yoğunlaşmaya devam ettiği görülmekte olup, bu durum söz konusu bölgelerde yapısal ve süreklilik arz eden risklerin bulunduğunu göstermektedir. Bu çerçevede, sanayi tesislerinin yer seçimi, planlanması ve işletilmesi süreçlerinde risk temelli yaklaşımların benimsenmesi; sanayi ve yerleşim alanları arasındaki mesafelerin ve güvenlik kriterlerinin gözden geçirilmesi; ayrıca bu bölgelerde teknik denetim ve izleme mekanizmalarının güçlendirilmesi, endüstriyel yangın ve patlamaların toplumsal etkilerinin azaltılması açısından kritik önem taşımaktadır.
Geçmiş yıllardaki KMO raporlarına benzer bir şekilde, bu raporda yer alan endüstriyel yangın ve patlamalardan sadece 219’unun yani %29 ‘luk kısmının tutuşturma kaynağı tespit edilmiştir. Bu durumun sebebi, yangın ve patlamalar hakkında basına ayrıntılı bilgi verilmemesidir. Tespit edilenlerin çoğunluğu da kurumlardan alınan bilgilerden gelmiştir. Tutuşturma kaynağı tespit edilen yangın ve patlamalarda aşırı ısınma ve elektriksel kıvılcım kaynaklı olanlar ön plana çıkmaktadır.

Aşırı ısınma kaynaklı yangınlar, malzemenin termal bozunma sürecine girerek yanıcı gazlar oluşturması ve bu gazların tutuşma sıcaklığına ulaşmasıyla meydana gelir.
Özellikle organik içerikli maddelerde (polimerler, yağlar vb.) sıcaklık arttıkça oksidasyon reaksiyonları hızlanır ve ekzotermik (ısı açığa çıkaran) süreçler kendi kendini besleyerek termal kaçak riskini doğurur. Yetersiz ısı dağılımı, sürtünme, elektriksel direnç veya kimyasal reaksiyonlar sonucu lokal sıcaklık artışları, tutuşma enerjisinin aşılmasına ve yangının başlamasına neden olabilir.
Elektrik tesisatının periyodik bakım ve kontrollerinin yapılmaması, elektrikli çalışmalarda iş güvenliği kurallarının ihlal edilmesi, elektrik kaynaklı yangınların artmasına sebep olmaktadır.
Mekanik kıvılcım kaynaklı yangın ve patlamaların önüne geçebilmek için mekanik kıvılcım kaynağı olduğu bilinen ekipmanların çalışmaları sırasında özel tedbirler alınmalı ve iş izni sistemi uygulanmalıdır. Açık alev kaynaklı yangınlar için de aynı durum geçerlidir. Aşırı ısınma kaynaklı yangın ve patlamaların ise genellikle havalandırma bacalarının içindeki kurumun ısınmasıyla ortaya çıktığı görülmektedir.
Tüm bu durumların analizi yangınların genellikle sistematik hatalar veya önlem alınmayan noktalar nedeniyle gerçekleştiğini ortaya koyuyor.
2025 yılı verilerine göre, endüstriyel yangın ve patlamaların yaklaşık %30’unun oluşum mekanizması belirlenebilmiş olup, bu yangın ve patlamalarda bakım-onarım faaliyetleri (%28), mekanik hata/arıza (%31) ve elektrik tesisatı ile ekipman kaynaklı arızalar (%14) öne çıkan başlıca nedenler arasında yer almaktadır.
Bu dağılım, yangın ve patlamaların önemli bir bölümünün ekipman bütünlüğü, bakım yönetimi ve işletme disiplinine bağlı sistematik zafiyetlerden kaynaklandığını göstermektedir. Özellikle döner ekipmanlar, basınçlı kaplar ve elektrik sistemlerinde meydana gelen arızalar; sürtünme, aşırı ısınma, ark oluşumu ve kıvılcım gibi ateşleme kaynaklarının ortaya çıkmasına neden olmakta, bu durum yanıcı ortamlarla birleştiğinde yangın ve patlama riskini tetiklemektedir.
Bakım-onarım faaliyetleri ise, proses güvenliği açısından en kritik riskli operasyonlar arasında yer almaktadır. Bu süreçlerde ekipmanın devreden çıkarılması, enerji izolasyonu (LOTO), inertleme, gazdan arındırma ve gaz ölçümü gibi temel güvenlik adımlarının eksik uygulanması; kapalı alanlarda veya yanıcı atmosfer içeren ortamlarda patlayıcı gaz-hava karışımlarının oluşmasına ve kontrolsüz ateşleme ile sonuçlanabilecek yangın ve patlamalara yol açabilmektedir. Ayrıca, sıcak çalışma faaliyetleri (kaynak, kesme, taşlama vb.) sırasında oluşan kıvılcımlar, düşük minimum tutuşma enerjisine sahip ortamlarda (özellikle solvent buharları ve toz atmosferleri) kolaylıkla tutuşmaya neden olabilmektedir.
Yanıcı ve parlayıcı maddelerin bulunduğu ortamlarda kontrolsüz ateşleme kaynaklarının varlığı, yangın ve patlamaların oluşumunda belirleyici rol oynamaktadır.
Sigara kullanımı gibi düşük enerjili ancak kontrolsüz ateşleme kaynakları dahi, uygun koşullar oluştuğunda yangın başlatabilecek potansiyele sahiptir. Bu nedenle ateşleme kaynaklarının kontrolü, yalnızca yasaklayıcı düzenlemelerle değil; saha gözetimi, teknik denetim ve disiplinli çalışma izin sistemleri ile bütüncül olarak ele alınmalıdır.